İslam Felsefesi

23.01.21
23
Hilal Beyza Patır
Hilal Beyza Patır
Tüm Yazılar

İSLAM FELSEFESİ

Batı ülkeleri Patristik felsefe sonrasında karanlık bir çağa girmiştir. İslam felsefesi de bu noktada kültür tarihinde bilginin korunmasında ve zenginleşmesinde katkıda bulunmuştur. İslam felsefesi Antik felsefe ile 12. yüzyıl sonrası Skolastik Hıristiyan felsefesi arasında köprü görevini üstlenmiştir.  İslâm'a ait her türlü düşünce gibi, İslâm felsefesi de, İslâm dinini kabul etmiş olan milletlerin oluşumunda her birinin çeşitli oranlarda payı bulunan ortak bir ürünüdür. Örneğin; Araplar, Türkler ve İranlılar bu ortaklıkta önemli role sahiptirler. Ayrıca; özellikle çeviriler döneminde Süryanîler ve İbrâniler de İslâm felsefesinde katkı sahibidirler. Kuruluş ve gelişme dönemlerinde, yani miladî 8 ile 12., yüzyıllar arasında ve coğrafi olarak da doğuda Türkistan'dan batıda Endülüs'e (İspanya) kadar uzanan geniş bir coğrafya İslâm felsefesinin oluşturulup geliştirilmesinde, çok çeşitli milletlerden düşünür ve mütercimler rol almışsa da, İslâm felsefesinin ifade dili çok büyük ölçüde Arapça olmuştur. Ancak İslam felsefesine yalnızca Müslümanlar katkıda bulunmamış, İslam felsefesi yalnızca Arap dilinde ifade edilmemiştir. İslam Felsefenin önemli etkileri Ortaçağ Hıristiyan Avrupasında görülmektedir.

        Din ve felsefeyi bir arada değerlendirmek güç olsa da İslam felsefesi daha ayrıcalıklı bir konumdadır. Çünkü İslam felsefesi İslam dininin temel esasları dışında bireysel düşünceye serbestlik tanımakta, akli ilimleri sürekli desteklemektedir. Bu sayede İslam coğrafyasında ve Arap dünyasında felsefe gelişmiştir. Felsefedeki gelişmelerle birlikte formel, doğa ve insani bilimler de gelişmiştir. İslâm felsefesi, ele alıp işlediği problemleri bakımından tek tip bir yapı göstermemekte her türlü düşünceye ve araştırmaya açık olmuştur. Bu nedenle birbirinden çok farklı, İslam dininin özüne yakın veya uzak düşen felsefe akım ve ekollerini İslam felsefenin bünyesi içinde görmek mümkündür. Dönemin Batı dünyasına kıyasla İslam felsefesi oldukça üstün bir konumdadır. 14. yüzyılın sonlarına kadar zirvede olmuştur. Yunan felsefesi İslam felsefesinin gelişiminde çok büyük ve önemli bir rol oynamıştır. Bazı felsefe tarihçileri İslam felsefesini hiçbir özgünlüğü olmayan, onu sadece yabancı bir kültürden aktarılmış bir düşünce formu olarak değerlendirmektedirler. İslam felsefesinin herkes tarafından kabul edilen ilk ve en önemli kaynağı Kuran’dır. Başka bir deyişle, İslam felsefesi, yalnızca İslami kültür çevresinde, Müslüman filozoflar tarafından geliştirilmiş olması anlamında değil, genel itibariyle ilkelerini, ilhamını ve ilgilendiği konu ve problemlerin çoğunu Kuran'dan elde etmiştir.

İslâm felsefesi sadece Doğu düşünceleri ile Batı düşüncelerini bir araya getirip uzlaştıran eklektik bir düşünceden ibaret değildir. Kendi şartlarının, değerlerinin, iç ve dış kaynaklarının orjinal özelliklerini de kendi bünyesinde taşır. Kendinden önceki felsefelerin basit bir devamı da değildir; çeviri, geniş açıklama ve yorumlara ek olarak, kendine ait orijinal düşünürlere ve eserlere sahiptir. Aynı zamanda İslam felsefesi ifadesini yalnızca felsefe ve filozoflarla sınırlandırmak da doğru değildir. Filozofların yanında kelamcıları, sûfileri ve hatta hukukçuları da düşünmek gerekmektedir. Böylelikle İslâm Felsefesinin değeri ve önemi daha açık bir şekilde anlaşılmış olur.

İslâm düşüncesi tarihinde felsefe ya da İslam felsefesi denince akla ilk gelen düşünce akımı Meşşailik'tir. Çağının bütün felsefe meselelerine bünyesinde yer veren Meşşâilik akımı mantık ve matematiğe dayanmaktadır. Temel özelliği akılcı (rasyonel) olmasıdır. Hicri üçüncü yüzyılda doğuşundan sonra kısa sürede Sünni telâkkiye uygun bir yapıya bürünmüş; böylece İslâm düşünce dünyasının hakim ve yaygın felsefesi haline gelmiştir. Meşşai felsefenin ana ilkeleri Antik Yunan felsefesinde bulunsa da, bu ilke Müslüman filozoflar tarafından radikal bir biçimde dönüştürülüp, ayrıntılı bir şekilde geliştirilmiştir.

Meşşaîlik ya da Meşşaî felsefe adıyla ün kazanan bu felsefe akımına Osmanlıca'da "Aristo tâlisiyye" de denmiştir. Meşşailik terimi Grekçe "Peripatetisme" kelimesinin Arapçadaki karşılığıdır. Peripatetisme, Grek filozofu Aristoteles’in Atina’da kurduğu okulun bahçesinde derslerini öğrencileriyle gezinerek yapmasını ifade etmektedir. Meşşaîlik, İslâm dünyasında Aristotelesin, başta mantık ve metafizik olmak üzere psikoloji, astronomi, tabiat, siyaset, ahlâk ve diğer düşüncelerinin İslâm dünyasındaki yorumlarını ve etkilerini ifade etmektedir. Meşşâîlik, asıl felsefi konularda İslâm'ın esaslarına bağlı kalan, metod yönünden başta Aristo'yu takip eden ve Eflatun ile yeni Eflatuncu felsefelere de bünyesinde yer veren bir ekoldür.

Meşşâî felsefe, yukarıda anıları filozofların eserlerinin Arapçaya kazandırılmasından sonra IX. ile XII. yüzyıllar arasında kuruluşunu ve gelişimini tamamlayarak en önemli temsilci filozoflarını yetiştirmiştir. Ebu Yusuf, Yakub b. İshak el-Kindi Meşşâi ekolün ilk filozofu olarak kabul edilir. "Feylesûfu'l-arab" (Arap filozofu) ünvanı verilmiştir. Bu ekol, onun öğrencisi Türkistanlı filozof Ahmed el-Serahsî ile devam ettirilmektedir. Ancak İslam felsefesi, Meşşâilik ve filozof terimlerini akla getiren en büyük isim, Türkistanlı bir düşünür olan büyük İslam Filozofu Ebu Nasr el-Fârâbî (870-950) dir. Felsefe, Fârâbî ile bütün meseleleri içinde ele alınmış ve tam anlamıyla sistemleştirilmiştir. Bu sebeple de Aristo birinci öğretmen kabul edildiği gibi, Fârabi' ikinci öğretmen ünvanını kazanmıştır. Fârâbî siyaset felsefesini kurgularken; vahyi felsefeyi önceleyen temel bir olgu olarak kabul etmiştir. Farabi’ye göre sorun yasa koyucu Tanrı tarafından hangi tür eylemlerin emredilip hangi eylemlerin yasaklandığını kimin ya da neyin belirleyeceği sorunu olarak ortaya çıkar. Platon bu soruya filozof-kral yanıtını verirken Fârâbî, peygamberi "filozof-kral, mükemmel politik topluluğun kurucusu" olarak yorumlamıştır. Ona göre, yasa koyucunun diğer insanlara nasıl yaşayacaklarını söyleyebilmesi için doğru ile yanlışı bilmesi gerekir. Yani, politik toplumun lideri veya yasa koyucunun, tıpkı Platonun söylediği gibi, filozof olması gerekir. Fakat onun aynı zamanda peygamber olması da gerekir. Çünkü gerekli ahlak bilgisini eğitimsiz kitleye nakledebilmek ve onları ikna edebilmek, bilgi dışında iletişim becerilerine sahip olmayı gerektirir. Tahayyül gücü yüksek olan peygamber insanlara nasıl yaşayacaklarını bildirme becerisine sahiptir.

Meşşailik, Fârâbi'den sonra, daha çok ahlak meseleleriyle ilgilenen İbn Miskeveyh (ö. 1030) ve İbn Sina (980-1037) ile temsil edilmiştir. İslam dünyasında, felsefenin özellikle de Yunan tarzı felsefenin en büyük temsilcisi İbn Rüşd (1126-1198) olarak kabul edilmektedir. Aristotelesçi felsefeyi İslam düşüncesine entegre etmeyi amaçlayan ya da bu doğrultuda şimdiye kadar alınmış yolu en üst mesafeye çıkarmayı amaçlayan İbn Rüşd'ün bu yüzden en temel düşüncesi ya da konusu din ile felsefe arasında hiçbir uyuşmazlık ya da çelişkinin olamayacağı düşüncesidir. Felsefeye yapmış olduğu katkıların çok yönlü olduğu söylenebilir. İbn Rüşd'den sonra İslam düşünce hayatındaki felsefe hareketi sönmeye başlamış; verimli dönemlerindeki önem ve değerlerini kaybetmiş; Kelam ilminin içinde eritilmiş durumda varlığı hissedilmeden devam etmiştir.

Başta İbn Sînâ olmak üzere Fârâbî, İbn Rüşd ve hemen hemen tüm Müslüman filozoflar kendi İslami kültür çevrelerinde karşı karşıya kaldıkları felsefi problemlere bir çözüm getirmek için ihtiyaç duydukları kavramsal araçları, muhtemel çözümlere yönelik ana ilkeleri ve temel argümanları Yunan felsefesinden sağlamışlardır.

 

KAYNAKLAR

Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi, Say Yayınları, İstanbul 2009.

Ernst von Aster, İlkçağ ve Ortaçağ Felsefe Tarihi, Uyr.: Vural Okur, İm Kitapları, İstanbul 2005.

H. Ziya Ülken, İslâm Düşüncesi, İstanbul 1946.

Karl Vorlander, Felsefe Tarihi, çev: Mehmet İzzet, İz Yayıncılık, İstanbul 2004.

Macit Fahri, İslâm Felsefesi Tarihi çev. Kasım Turhan, İstanbul 1987

Mahmud Kaya, İslam Kaynakları Işığında Aristoteles ve Felsefesi, İstanbul 1983.

Necip Taylan, Anahatlarıyla İslam Felsefesi, Ensar Neşriyat, İstanbul 2002.