A’dan Z’ye GEÇEN YILLAR

A’dan Z’ye GEÇEN YILLAR

17.03.22
17
Mehmet Emin TOPKAFA
Mehmet Emin TOPKAFA
Tüm Yazılar

A’dan Z’ye GEÇEN YILLAR


Mesude Nevruz’a hitâben




      O

yıllara denk gelir kalem ve kağıtla tanışmanın bana verdiği heyecan, öğrenciliğin vermiş olduğu o yoğun çocuksu duygular...

Tıpkı şairin de dediği gibi:

                          Çocukluğum, çocukluğum....

                          Uzakta kalan bahçeler.

                          O sabahlar, o geceler,

                          Gelmez günler çocukluğum. (Ziya Osman SABA)

                          İşte o yıllar 1994 ile 1999 yılları arasıydı...

                         Bu hatıramın en gerçek ve hikâye tadındaki yıllarına rastlar Mesude Öğretmen’ime olan sevgim. Hani insanın unutmadığı yıllar ilkokul yıllarıdır ya, işte benim o yıllarım yokların yokluğa karıştığı şehirde geçti. Buna rağmen mutlu bir çocukluk ve öğrencilik geçirdim. Bunu da sevgili öğretmenim Mesude Nevruz’a borçluyum. Siyah saçlı,  kahverengi gözlü, beyaz tenli ve minik yapısına rağmen bizi kalbiyle kucaklayan, nevruz çiçekleri gibi baharı müjdeleyen pırıl pırıl bakan ilk öğretmenim...


                       Kalabalık bir sınıf ve çoğumuz bir şeylerden yoksun büyüyorduk. Öğretmenimiz hiçbirimizi ayırmadan çokluğumuzu aza indirerek hepimizle ayrı ayrı ilgilenir, bizi ayırmadan kıt kanaat geçindiği maaşıyla hediyeler alır, bizleri çok mutlu ederdi. Kalem tutmayı bilmeyen ben ve öğretme aşkıyla dolu öğretmenim. Şimdi gözümde bir bir canlanıyor hepsi ve başlıyor yolculuğum.


                   Her şey ‘a’ harfi ile başlamıştı.  ‘a’ harfinin yeri çok  büyüktür hayatımda. Çünkü ‘a’ harfi alfabenin ilk harfi olduğu gibi hayatımda yazmayı öğrendiğim, ilk seslendirmeye başladığım sesli harflerin başında gelendi. O zaman ‘a’ harfinin içinde bulduk sevgiyi, sevilmeyi, iyi insan olmak gibi hayatımıza yön verecek mesajları. Okumayı ve yazmayı öğrendiğimde aslında her şeyin ‘a’ harfi ile başlayıp  ‘z’ harfi ile sona erdiğini anlamıştım. Keşke ‘z’ ile bitmeseydi de devam etseydi onunla yolculuğum. Yavaş yavaş çocukluk evrelerimde yönlenmeye başlıyor, büyüklerin sualleriyle ‘ne olacaksın ilerde’ sorularına karşın ne olmaya karar verdiğimi düşünüyordum. Mesude öğretmenimin hiç  unutulmayacak bir sözü vardı aslında: “Ne olursanız olun, iyi insanlar olun, iyilik bize hep kazandırır unutmayı, e mi yavrularım.” demişti.


                        O yılları anlatmaya kelimeler yetmez, yine de hep akılda kalan anılar vardır. İşte o anıları da tarih bizim için not tutamasa da hayat bize notunu vermiş olacaktır. Hâlimizin dermanı olmayan bu çorak iklimde ben büyümek için çabalıyordum işte. Henüz ilkokul üçüncü sınıftaydım, mevsimse kıştı. Mütevazı kişiliğiyle herkesi bir bir dinleyen öğretmenim beni de görsün, beni de dinlesin ve bana da baksın isterdim. Baksın da üşüyen ellerim heyecanımla ısınsın isterdim. Yine bir gün onunla konuşmak bahanesiyle parmak kaldırıp lavaboya gitmek için izin istedim, o da müşfik sesiyle “Gidebilirsin yavrum.” dedi.  O güzel sesi içime işliyordu sanki yüzüm kızarır, kalbim küt küt atardı. Okulun lavabosu dışarıda olduğu için dışarı çıktım.


                  Öğretmenimle konuşabilmenin verdiği saflıkla dışarıdaki soğuk hava beni kendime getirmişti. Her yerde kar vardı, etraf bembeyazdı, ayağımda yırtık lastik çizmeler içten içe üşüyordum. Yine de çok mutluydum. Öğretmenimle konuşmanın bana verdiği heyecanla koşmaya başladım. Dönüşte merdivenlerin buz tutma ihtimaline karşı kaymamak için ayağımı tümseğe atmadan geçeyim derken ayağım takılmış ve kolumun üzerine düşmüştüm. Maalesef kolum kırılmıştı. Soğuk havanın etkisiyle acıyı hissedemedim ama daha sonra canım çok yanmaya başladı. Ağlamamak için kendimi tutsam da nafile, şıpır şıpır akıyordu gözlerimden yaşlar. Soğuk havanın da verdiği acıyla yanaklarımdan düşen damlalar...


                   Çocuğum işte, en ufacık darbeler bile şefkatten yoksun elleri arar olur ve sızlanmayla başlayan çaresiz ağlamaların feryadı misali gözleri hep teselli olacak sıcacık bir yürek ve ilgi göreceğim şefkat arayışı içerisindeydim.  Üzerimde mavi önlüğüm, yakamda beyaz yakalığım ve düşmenin etkisiyle her yeri karla karışık çamur olmuş ben…


                       Öğretmenim beni gördüğünde hemen yanıma gelerek kollarımdan tuttu ve ne olduğunu sordu. Henüz dokuz yaşındayım, abarttıkça abartıyordum belki de ama yine de canım yanıyordu.


                   Öğretmenimin yanına gidip de onun şefkatli sesini duyduğumda iyice ağlamaya başlamıştım. Kırılan kolumun çok acıdığını söyleyince okul müdürünün sert mizaçtaki uyarısını bile duymaz olmuştum, çünkü yanımda öğretmenim vardı. O mağrur bakışlı öğretmenimin kaşları aşağı düşmüş üzgün bir ifade ile beni teselli edip, sabretmemi söyleyerek hemen aileme haber verdi. Annem ve babam hemen okula gelmişlerdi. Artık onları da görünce korkuyla ya kızarlarsa diye düşünüp öğretmenimin eteğine sarılmıştım. Sınıfımı ve öğretmenimi çok seviyordum. Ailem beni alıp götürürken bile aklım sınıfımda ve arkadaşlarımda, gözlerim ise öğretmenimdeydi. Daha oradan ayrılmadan özlemeye başlamış acı içerisinde, endişeli gözlerle bir yandan korkuyor bir yandan da ağlıyordum. Çabuk iyileş gel, demişti o tatlı sesiyle öğretmenim. Gözüm arkada kalarak ayrıldığıma mı, babamın beni doktor yerine kırıkçı dedikleri yaşlı bir amcaya götürmelerine mi yanayım yoksa kolumun yanlış kaynamasına mı?


                   O kırıkçı amcanın evine götürdüklerinde çok korkmuştum. Ürkütücü bakışlar içerisinde bir de yaşlı bir teyze vardı. Eski yöntemlerle kolumun kırığını yerine düzeltip sözde sargılayarak kolumun iyileşmesini sağlayacaklardı. O yaşlı amca ve eşi olan teyze anlam veremediğim bir yöntemle biri bileğimden diğeri omzumdan tutarak kolumu asıldıklarını kırılan kolumu yerine getirdiklerini ve yaşadığım o acıyı asla unutmam mümkün değil. Evet, kolum yerine gelmişti gelmesine ama acım daha da artmıştı. Kavak ağacı dediğimiz ağacın yontulmuş kabuğu ile sarıp sarmaladılar kolumu ve o gün benim için bitmişti. Kırık kolumla birlikte üç ay geçirdikten sonra okuluma dönme vakti gelmişti. Yanlış kaynayan koluma rağmen iyileşme sürecinden sonra tekrar okuluma, arkadaşlarıma ve Mesude Öğretmen’ime kavuşmanın verdiği sevinçle sıraya oturmuş bekliyordum. Arkadaşlarım beni sevinçle karşılamış hepsi iyi dileklerini sunmuşlardı. Sınıfa girdiğinde beni gördüğüne sevinmiş ve yanıma gelip başımı okşamıştı, bir de yüzümü tutarak “Özlettin kendini” demişti. Uzun bir özlemden sonra derslere girmeye başlamıştım. Öğretmenim o kadar dikkatliydi ki bir ara yazı yazarken zorlandığımı fark ederek bana kırılan kolum için nereye gittiğimi sordu. Ben de doktora götürülmediğimi ve yaşlı bir amcanın evine götürüldüğümü ve kırılan kolumun tedavisinin orada yapıldığını söylediğimde ise çok sinirlendi. “Olur mu öyle şey hiç!” diyerek uzun uzun düşündü ve sonra sınıftan çıktı. Ailemi aramaya gittiğini anlamıştım. Bu ne güzel bir sahipleniş, bu ne güzel bir kalp... Tabii, ailem hemen okula geldi ve öğretmenim ile konuştu. Aileme çok kızgındı başta sitemkâr bir tavırla kızsa da beni görünce yumuşamıştı. Öğretmenim aileme beni doktora götürmeleri gerektiğini, kaynayan kolumda zorlanma ve eğrilik olduğunu söyledi. Onlar da beni alıp doktora götürdüler. Onca zahmetli acının başından sonuna dek sabırla dayandığım bu yolculukta ailemle bir de hastaneye yeniden gitmiştik. Sonunda doktorun yanına gittiğimizde kolumla ilgili sorunu öğrenmiştik.


                       Meğerse sağ kolum yanlış kaynamış bu nedenle harfleri yazarken zorlanıyormuşum. Gittiğimiz o doktor da aileme kızmıştı ve bunu fark eden öğretmenime bile “İyi ki böyle insanlar var.” diyerek teşekkür etmişti. İyi ki benim durumumu fark etmiş ve doktora göndermişti öğretmenim.


                        İşte bunun adı öğretmenlikti. Sadece tahta başında öğretilenler değil; sevmek, fark etmek ve vicdanını dinlemektir öğretmenlik. Eğilip bükülen çiçeklerin boyun bükme nedenini görmek, çare aramaktır. Öğretmenlik, kendisini bu çabalarda yıpratıp yeni çiçekler açtırmaktır.


                   Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi: “Öğretmen kandile benzer, kendini tüketerek başkalarına ışık verir.”

                  Yeniden düzelen kolum, akıp giden yıllar ve mezuniyet… Her şey bir tarafa insan özlüyor öğretmenini, o yıllarını, çocukluğunu… Yıllar sonra bindiğim bir otobüste denk geldi öğretmenim. Kızıyla otobüsün orta kısmında oturuyorlardı. Emin olmak istedim, yakından baktığımda fark ettim ki ta kendisi, o benim ilk öğretmenimdi. Mesude Nevruz’du o. Öğretmenimin yanına yaklaştım ve  Öğretmenim beni tanıdınız mı?” dedim. İlk günkü gibi canlı ve neşeli gözleri ile bana baktı ve iyice süzdü, sonra adımla bana hitap ederek: “Evladım nasılsın?” diyerek hâlimi hatırımı sordu. Evvela elini öptüm, duygusallaşmıştık, hafiften gözleri ıslanmış, beni gördüğüne çok sevindiğini söylemişti. Öğrendim ki öğretmenim başka bir okulda öğretmenlik yapmaya devam ediyordu. Ayaküstü kısa bir sohbet de olsa hatta tesadüf de olsa ilk öğretmenimi görmek çok güzel bir duyguydu ve hayır dualarını alarak otobüsten inmiştim. Eski günler ve hatıralar canlanıverdi gözümde. Öğretmenimi görmenin verdiği şaşkınlık hâlâ üzerimdeydi. İlklerin en güzelini bana öğreten ‘a’ ile ‘z’ arasında başlayıp bugüne gelmem de en büyük paya sahip öğretmenime çok şeyler borçluyum.

                  Hz. Ali’nin de: “Bir harf öğretenin, kırk yıl kölesi olurum.” dediği gibi…

                       Öğretmenliğin ne kadar kutsal bir meslek olduğu aşikârdır. Öğretmenler henüz yeşermemiş ve dallanıp budaklanmalarını bekleyen, daha hayatlarının başında bir harfle başlayan maceralarına yön verebilen mükemmel ve mukaddes insanlardır. Bu yolda yön bulabilmemi sağlayan, küçüklükten aldığım hayat dersleri ile dallanıp budaklanmama sebep olan, bugün buraya bu satırlar arasına adını yazmamı sağlayan öğretmenim Mesude Nevruz’a çok şey borçluyum.  Geleceğime yön veren beni bu yolda aydınlatıp milletime karşı iyi bir insan olmamı sağlayan ve bana en büyük acılardan ders almamı sağlayarak sabretmeyi öğreten ve hiç bir zaman kendisini unutamayacağım ilk öğretmenim Mesude Nevruz’a sonsuz teşekkür ederim.



Teşekkürler Mesude Nevruz

                                                                                                                                                       Mehmet Emin TOPKAFA