TÜRK İDARE TARİHİNİN YAPI TAŞLARINA İLİŞKİN GENEL BİR BAKIŞ

TÜRK İDARE TARİHİNİN YAPI TAŞLARINA İLİŞKİN GENEL BİR BAKIŞ

10.06.21
10
Hasan Küçükkandemir
Hasan Küçükkandemir
Tüm Yazılar

Türk İdare Tarihinin Yapı Taşlarına Genel Bir Bakış:

 

Türklerin savaşçı göçebe bir toplum olarak tarih sahnesine çıktığı Orta Asya’dan günümüze kadar uzandığı serüveninde göçebe kültürlerinin etkisiyle dünyanın geniş bir alanına uzanan etkisi vardır. Göçebelik yeni topraklara göçü, bu da yeni toplum ve medeniyetlerle ilişkiyi ve bu da kaçınılmaz olarak siyasi, sosyal, kültürel anlamda dinamik bir süreci beraberinde getiriyordu. Bu çalışma Türklerin idare tarihinde etki ve sonuç üretmesi bakımından en önemli görülen üç değişikliği incelemeyi amaçlamaktadır.

 

Türklerin İslamiyeti Kabulü:

 

Türklerin İslamiyet’e kabul etmesi olarak Talas Savaşı (M.S.751) milat alınır. Çin tehdidi altında bulunan Karluk Türklerinin Abbasilerden yardım istemesi sonucu ilk yakınlaşma

başlamıştı. Abbasiler, Karluk Türklerinin Çin ile arasında adeta bir tampon görevi görmesinden ötürü bu teklifi kabul etmişti. Böylece Türkler ile Müslüman Araplar tarihte ilk kez bir ittifak oluşturulmuştu. Bu savaşta Arap ve Türk orduları Çinlileri ağır bir yenilgiye uğratmışlar ve bu da Türk-Müslüman ilişkilerinde ve Türklerin Müslümanlaşmasında önemli bir dönüm noktası olmuştu. Ancak İlber Ortaylı’nın da ifade ettiği üzere Türkler’in Müslümanlığı kitle halinde kabul edip, Araplar’ın fütuhatına direnmeden vazgeçmeleri 13. yüzyıl ortalarına kadar devam eden bir süreç olmuştur.


İslamiyet’in kabulünden sonra Türklerde dikkat çeken ilk değişiklik, bozkır hayatına özgü göçebe yaşam tarzının, yerini yerleşik hayata bırakmış olmasıdır. İslamiyet’in devlet yapılanması olarak temayüz ettiği ilk Türk Devleti Karahanlılar olmuştur. Karahanlılar, tebası Türk olan bir alanda kurulmuş, siyasi, toplumsal ve hukuki yönleriyle devlet; inanç ekseninde ise İslami çizgide konumlanmıştır. Bu sayede din ve millet olguları arasında köprü vazifesini görmüş ilk Türk-İslam Devletidir. Kamu kurumlarında eski Türk hâkimiyeti geleneklerinin İslamiyet’e uygun düştüğü ölçüde kullanan Karahanlılar, Türk-İslam Devleti senteziyle Selçuklular ve Osmanlılar için örnek teşkil etmişlerdir.

İslamiyet öncesi Türk Devlet anlayışında Hükümdar meşruiyetini, Gök Tanrı inancı ve bu inancın bir gereği olarak Kağan’a Gök Tanrı’yı temsil etme yetkisi veren “kut” anlayışına dayandırmıştır. İslamiyet’in kabulü ile birlikte bu inanç tamamen terk edilmemekle birlikte önemli bir değişim yaşamıştır. İslamiyet’le birlikte Kuran-ı Kerim’de geçen “Sahibi mülk Allah’tır” esasına dayalı olarak iktidar, mutlak iktidar olan Allah’ın, Kağana takdir veya nasibi şeklinde, özüne bağlı kalınarak, İslami bir yorum üzerinden yeniden tanımlanmıştır (Niyazi, 2013:50).


Bununla birlikte Hükümdar’ın en önemli mütemmim cüzü olarak Ordu teşkilatlanmasında önemli değişiklikler yaşanmıştır. İslamiyet Öncesi Türk Devletlerinde bozkır yaşam tarzı ve halkın güvenlik kaygılarından kaynaklı her bireyin asker olarak doğmasının en büyük nedeni olmuştur. Ancak İslamiyet’in kabulü ile yerleşik hayata geçilmesi, toprağa bağlılık ve şehirlerin korunması gibi sorunları beraberinde getirmiştir. Bu sorunun çözümü askeri yapılanmada profesyonelleşmeyi gerektirmiştir. Bu gereklilikler bağlamında yerleşik yaşamın ordu teşkilatına getirdiği en dikkate değer oluşum, kökeni Büveyhiler’in toprak sisteminden alınan ve Nizâmü’l- Mülk tarafından revize edilerek ordu teşkilatlanması için uyarlanan ve Osmanlı Devleti’nde tımar sistemi olarak geliştirilen “ikta” sistemiyle yerleşik hayata geçen Türklerin ordu teşkilatlanmasına yeni bir form kazandırmıştır (Kucur, 2000:47). Bu form dâhilinde, bozkır yaşam tarzında toprağa bağlı olmayan savaşçı Türkler, savaşçılık ve kahramanlıklarını, belli bir yurt ve toprağa bağlanarak artık uçarı bir başıboşlukla değil, belli bir toprak parçasına bağlılık ve onun genişletilmesi için sürekli savaşıma dönüştürmüşlerdir (Bozdemir, 1982:30).

 

 İstanbul’un Fethi (1453):


Bir çağı sona erdirecek kadar önemli olan İstanbul’un fethi, Osmanlı Devleti ve onun şahsında tüm Müslümanlar açısından önemli bir hadiseydi. İstanbul’un ilk Hristiyan İmparatorluğunun başkenti olması, İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in hadis-i şerifine nail olma arzusu gibi nedenler de Müslümanlar açısından fetih arzusunun sürekliliğini beraberinde getiriyordu. Bütün bunlar yanında İstanbul’un fethinin Türk İdare tarihi açısından da önemli bir yere sahip olduğunu söylemek gerekmektedir.


İstanbul’un fethi ile Fatih, İslam dünyasının en şöhretli sultanı haline gelmişti. Fatih,  artık kendisini evrensel bir imparatorluğun, Rûm kayserlerinin varisi olarak görüyordu. Keza kullandığı unvanlar arasında “Kayser” unvanının da olması bunun işaretidir. Fatih mutlak bir iktidar sahibi olarak kendini Türk, İslam ve Bizans geleneklerini bağdaştıran bir padişah olarak görüyordu. Böylece Fatih tam da selefi I. Bayezid’in yapmaya çalıştığı gibi Anadolu ve Rumeli’de merkezi bir imparatorluğun kuruluşunu gerçekleştirmişti.

İstanbul’un fethinden 51 yıl önce fetret dönemi yaşamış Osmanlı’nın merkezi bir örgütlenmesinin olması çok mümkün değildi. Özellikle uç beyleri bağımsız otonom yapılar halinde varlığını devam ettirmişti. Fatih, fetihten sonra merkeziyetçiliği pekiştirmek için öncelikle tahta çıkışında kendisine isyan eden yeniçeri ocağını sindirmiş ve tamamen kendisine bağlamıştı. Sonrasında kendine bağladığı yeniçerileri güçlendirerek bağımsız davranan uç beylerini sorun olmaktan çıkardı. Eyaletlerde de doğrudan padişaha bağlı olan garnizonlar yerleştirerek olası isyanlara karşı önlem almış oldu. Fatih aynı zamanda kul sistemini geliştirerek veziriazamlık dahil olmak üzere devletin icra makamlarını kulların eline veriyordu.


Fatih, Türk-İslam geleneğinde bir çeşit karar alma organı gibi çalışan Divan-ı Hümayun’da padişahın başkanlığını kaldırıp, başkanlığı veziriazama bırakmıştı. Padişah devlet işlerini ancak özel bir arz odasında devlet erkanı ile müzakere ediyordu. Bununla birlikte sivil bir kanunname ile İslami teamüllere pek de uygun olmayacak şekilde Türk yasa ve töre geleneğine de bağlılığını ilan etmişti. Fatih’e kadar sivil kanunname örneği olmamasının nedeni, İslami anlamda asıl kanunun şeriat olduğu fikrine dayanıyordu. Ancak Fatih ile başlayarak 17. yüzyıla kadar olan süreçte örfi hukuka ilişkin olarak sivil kanunnamelerin şer’i hukuka kıyasla önem ve hacim kazandığı görülüyordu.


Tanzimat Dönemi:


19. yüzyıl İlber Ortaylı’nın deyimiyle “İmparatorluğun en uzun yüzyılı” olarak sancılı bir dönemi ifade ediyordu. Fransız devrimi nedeniyle tüm dünyada artan milletçilik hareketleri çok-uluslu bir imparatorluk olan Osmanlı’yı da etkilemişti. 1804 Sırp isyanı ile başlayan, 1824 Yunanistan ile devam eden süreç dış müdahaleyi de beraberinde getirmişti. Taşradaki ayanların isyanı ve özellikle Mehmet Ali Paşa olayı ise bu dış müdahaleyi bizzat Osmanlı’nın talep etmesine sebep olacak mahiyetteydi.

Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın isyan girişimi ve devamında yaşanan hadiseler de Tanzimat’ın bir an evvel ilanını gerektiren en önemli olay olmuştu. Mehmet Ali Paşa’nın Suriye ve Filistin’i alarak Anadolu içlerine kadar gelmesi II. Mahmut’un valisi karşısında küçük düşmesine ve Osmanlı’nın siyasi ve askeri gücü açısından acizliğinin ilanı anlamına geliyordu. II. Mahmut, Rusya’dan yardım isteyip İstanbul’u korumasını istemişti. Rusya donanmasının İstanbul limanına demirlemesinden rahatsız olan Fransa ve İngiltere’nin müdahalesi ile sorun kısmen çözülüyordu. Elbette bu yardım sonrası Osmanlı’nın yarı sömürge haline gelmesine neden olan 1838 tarihli İngiltere-Osmanlı Devlet Ticaret Anlaşması imzalanarak Avrupa’nın istediği Osmanlı liberal düzeni için de bir adım atılmış oluyordu.

Bütün bu gelişmeler esasında, iki yüzyıl boyunca gereken zirai ve sınai reformların başarılamamış olmasından kaynaklanıyordu. İmparatorluğun geleneksel toprak sistemi olan “Tımar” sistemi artık işlemez hale gelmişti.


İmparatorluğun en uzun yüzyılında Osmanlı’nın aydın bürokratları yukarıda anlatılan gelişmeler sonunda 3 Kasım 1839 günü zaruri gördükleri Tanzimat Fermanını ilan ediyordu. Bundan sonra bu aydın bürokrat imparatorluğunu işlevini yitiren kurumlarını yeniden işler hale getirmek ve merkezi otoriteyi yeniden sağlamak için hakimiyeti ele geçirdiler.


Tanzimat Fermanı ana hatlarıyla, bütün tebanın hayat, şeref, haysiyet ve mülklerinin emniyetini, gelirle orantılı vergi düzenlemesini ve asker toplanması usulü düzenlemesini içeriyordu. Mahmut “Ben halkımın müslümanını camide, hristiyanını kilisede, yahudisini havrada tanırım” diyerek Osmanlıcılık olarak adlandırılan millet sistemini de tanımlıyordu.


Merkezi idare örgütünde, Meclis-i Ahkam-ı Adliye (sonraları Meclis-i Vala) ismiyle bir çeşit parlamento ile yüksek mahkeme ve günümüz bakanlıklarına karşılık gelen nezaretler kurularak modernleşme sağlanmaya çalışılmıştı. Bununla birlikte yeniçeri ve kapıkulu askerlerinin imhasından sonra merkezi bir Osmanlı ordusu kurulması en önemli ıslahatlardandı. Ordu ıslahatı için en önemli unsur ise maliyeydi. Bozulan tımar sistemi yerine Maliye nezareti bünyesinde maaşını merkezden alan memur kadrosu ihdas edilerek, taşrada ise müşir yetkisinde muhassıllar görevlendirildi. Aynı zamanda bu görevlilerin yanlarına muhassıllık meclisleri de ihdas edilmişti.

Taşra yönetiminde ise merkeziyetçilik esaslı bir dizi ıslahat yapılmıştı. Lübnan’da yaşanan çatışma sonucunda oluşturulan Cebel-i Lübnan’ın statüsü taşra yönetiminde olumsuz bir örnek oluşturmuştu. Bu örneğin yayılması imparatorluğu olumsuz etkileyebilirdi. Bu yüzden merkeziyetçi eğilimleri olan 1864 tarihli Vilayet Nizamnamesi düzenlenerek Sancakların birleşiminden müteşekkil bir vilayet sistemi öngörülmüştü. İlk Valisi Mithat Paşa olan Tuna vilayetinde uygulanan bir model olumlu sonuçlar veriyordu.  Sonrasında bu vilayet modeli biraz daha merkezileşmesi için 1871 tarihli Vilayet Nizamnamesi ile yeniden düzenleniyordu. Ancak Cebel-i Lübnan özel statüsünden, Mısır, Bosna ve Girit özerk durumlarından, Hicaz ve Yemen uzaklık ve aşiret düzeninden, İstanbul ise başkent olması nedeniyle bu nizamnamenin dışında tutulmuştu.


Bu haliyle erken cumhuriyet dönemine kadar Türk idare tarihinde meydana gelen esaslı değişikliklerin son halkası olarak Tanzimat Dönemi reformları, cumhuriyet dönemine ışık tutacak  değişiklik ve sarsıntıların başlangıcını teşkil etmesi bakımından oldukça önemli gelişmeler olarak kendisini göstermiştir.